Edebiyat

1001 Fıçı Bira

Adresi Yok, New York

Alacagöl Efsanesi

Bilinmeyen Yönleriyle A.N.K

Bir Numaralı Kadınlar Dedektiflik Bürosu

ve 37 kitap daha

 
 
Yürüyen Kelimeler
Eduardo Galeano


Yayım dili: Türkçe | Türkçesi: Bülent Kale | 1. basım: 2003 | Yayına hazırlayan: Amy Spangler, Ceren Şekerciler | Kapak Tasarımı: Deniz Akkol | Sayfa Düzeni: Tarkan Togo | Fiyatı: 16 TL | ISBN: 975-6663-35-9 | Barkod: 9789756663356 |


 

"Yakından bakınca kimse normal değildir."

"Guaraní dilinde ñe'e aynı zamanda hem 'kelime' hem de 'ruh' anlamına gelir.

Guaraní yerlileri, yalan söz söyleyenlerin ya da boş konuşanların ruhlarına ihanet ettiklerine inanırlar." Yürüyen Kelimeler, Latin Amerikalı damarlarından alabildiğine beslenen Eduardo Galeano ile Brezilyalı tahta baskı ustası Josè Francis Borges'in eşsiz işbirliği sonucu ortaya çıkan bir başyapıt. Köklü bir öykücülük geleneğinin izlerini taşıyan Yürüyen Kelimeler'de Galeano, yalın diline karşın şiirsel bir anlatım ile Guaraní Kizilderililerinin inançlarının, Kabala'nın, Hıristiyanlığın ve Latin Amerikan folklorünün izlerini sürüyor.

Meseller, halk öyküleri, masallar, taslamalar, tarih, rüyalar ve şiirlerle harmanladığı ve tarzlara meydan okuyan eserleriyle Eduardo Galeano, Yürüyen Kelimeler'de okuyucuya büyülü bir dünyanın kapılarını aralarken, bir yandan da yaşamın farklı alanlarına açtığı pencerelerle, öykü sanatının baş döndürücü varisi konumuna yükseliyor.

BU KİTAP ÜZERİNE PENCERE

Yamalı bir masa, sürekli hareket eden kurşundan ya da ahşaptan bir dolu yıpranmış baskı harfi, belki de Gutenberg’ten kalma bir matbaa: burası José Francisco Borges’in Brezilya’nın kuzeydoğusunun derinliklerine düşen, Bezerros Köyü’ndeki atölyesi.

Hava mürekkep kokuyor, ahşap kokuyor. Yeni bitirilmiş ıslak çizimler tellere asılmış kururken, yüksek öbekler halindeki ahşap plakalar sıranın kendilerine gelmesini bekliyor. Ahşaba işlenmiş yüzüyle Borges tek kelime etmeden bana bakıyor.

Televizyon çağının ortasında, Borges hâlâ eski cordel geleneğini sürdüren bir sanatçı. Küçük kitapçıklarda efsaneler ve yaşanmış olayları anlatıyor. Dizeleri o yazıyor, çizimleri yapıyor, basıyor, sonra bunları omzuna atıp pazarlarda satıyor, köy köy dolaşıp insanların ve hayaletlerin kahramanlıklarını tekrar tekrar anlatıyor.

Ben Borges’in atölyesine birlikte çalışmayı önermek için geldim. Projemi açıkladım: onun çizimleri, gravür sanatı ve benim kelimelerim. O susuyor, ben konuştukça konuşuyorum, durmaksızın açıklıyorum. Tek kelime etmiyor.

Bu böyle sürüp gidiyor. Neden sonra birden farkına varıyorum: Benim kelimelerimin müziği yok. Kırık bir flütü üfleyip duruyorum. Daha doğmamış olan açıklanamaz, anlaşılmaz; hissedilir, hareket ettikçe el yordamıyla tanınır. O zaman açıklamayı bırakıyorum ve anlatıyorum. Ona hikâyelerini yazmak istediğim gulyabanileri, soytarıları anlatıyorum; uyurgezer gezintilerimde biriktirdiğim ya da uyanık gördüğüm rüyalarda duyduğum seslerden, çıldırtan gerçeklerden, gerçekleşmiş çılgınlıklardan bahsediyorum.

Ona hikâyeler anlatıyorum; bu kitap doğuyor.

KELİME ÜZERİNE PENCERE (I)

Hikâye anlatıcıları, hikâye şarkıcıları yalnızca kar yağarken anlatabilirler hikâyelerini. Gelenek böyle emrediyor. Amerika’nın kuzeyindeki yerliler hikâyelerin bu yönüne çok dikkat ediyorlar. Diyorlar ki; hikâyeler anlatılırken, bitkiler büyümeyi bırakır ve kuşlar yavrularını beslemeyi unuturlar

KELİME ÜZERİNE PENCERE (II)

Haiti’de gündüzleri hikâye anlatılmaz. Gündüz hikâye anlatan, her türlü uğursuzluğu hak eder: Dağlar kafasına koca bir taş fırlatır, annesi ancak dört ayak üzerinde yürüyebilir.

Gece, kutsal olanı çeker çıkarır ve hikâye anlatmayı bilenler aynı zamanda bilirler ki, buldukları ismin yegâne halidir o isim.

KELİME ÜZERİNE PENCERE (III)

Guaraní dilinde ñe’e aynı zamanda hem “kelime” hem de “ruh” anlamına geliyor.

Guaraní yerlileri, yalan söz söyleyenlerin ya da boş konuşanların ruhlarına ihanet ettiklerine inanırlar.

DOĞURMAK İSTEYEN ADAMIN HİKÂYESİ

Kadınlar? Bir alt ırk, siyahlar gibi, fakirler, deliler gibi. Çocuklar gibi özgürlük yetisinden yoksun. Ağlamaya ve bağırmaya yazgılı, hemcinsleri hakkında kötü konuşmaya, her gün saçlarını ve fikirlerini değiştirmeye. Yatakta ve mutfakta nadiren zevk verirler, onun dışında daima can sıkarlar.

Don Seráfico her zaman açık sözlü bir adam oldu. Ama şimdi yılların alacakaranlığında koyu bir bulut düşüncelerine gölge düşürüyordu. Şu Havva kızlarında ona küçük düşürücü ve acıma uyandırıcı gelmeyen bir şey vardı. Kabul etmek çok zor olsa da onları kıskanıyordu: Kadınların içinde yaşanabiliyordu, onun değil; kadınlar iki can olabiliyordu, o değil. Don Seráfico ona pek çok zevk ve şans sunan hayattan şikayet etmiyordu, ama o asla doğurmamıştı, diğerlerinin ayrıcalığı onu öfkelendiriyordu. Bir hamilelik deneyimi yaşamadan bu dünyadan gitmeye hiç niyeti yoktu.
-Bir oğlan doğuracağım, diye and içti, ya da en azından bir kız.

Aynı günlerde, o civarlardaki bir dağda bir başka yemin edildi. Avcılar tuzaklarını kurmuştu ve kaplan kapana kısıldı. Kaplan, bir dalda asılı salınıp duran bir maymuna yardım etmesi için yalvarıyordu, ama maymun tereddüt ediyordu! Kaplan havayı öperek yemin etti:
-Senin kölen olacağım.
Maymun kapanı açtı ve gittiler. Kaplan önden gidiyordu, yolları açıp maymunun ayak basacağı yerleri süpürerek. Maymun dinlenmek için oturduğunda, kaplan bir muz yaprağıyla onu yelpazeliyordu.

Don Seráfico, Doña Juana Obánla’nın dükkânına girdi, kadının ayaklarına banknotlardan bir kule koydu ve ona bir kadın istemediğini, ama bir koca da istemediğini, ne de denizci bir sevgili ya da Kutsal Ruh istediğini söyledi.

Juana Obánla Camajuaní’nin büyücüsüydü. Ne deniz kabukları vardı, ne de iskambil kağıtları, ne de kristal küresi; kısmet haberleri veriyor, talihsizlikleri teselli ediyor ve olmazı olur kılıyordu.

Büyücü kadın başını kaşıdı ve düşündü. Kafasında düşünceleri geviş getirirken dalıp gitmişti, çocukların düşler ve karabasanlarla aynı malzemeden yapıldığını hatırlayıncaya dek. O zaman şurubu hazırladı: yedi kaşık karbon, on yedi kaşık hidrojen, bir nitrojen ve üç oksijen.

Bütün gün boyunca kaplan sadık bir uşaktı. Ama gece olunca kedi soyundan gelen, maymun soyundan gelenin omzuna koydu pençesini. Kucakladığından değil, eliyle yokluyordu, göğsünü okşayarak, biz kaplanlar sadece ayı, o da geceye acıdığımız için yemeyiz, diye anlattı durumu. Maymun hemen, hepatitli, sıtmalı, frengili ve aidsli etimin sana pek faydası olmaz, diye açıklama yaptı.

-Bir şeyden ölmek gerek, diye düşünüyordu kaplan, maymun sıvışıp bir sıçrayışta gözden kaybolurken.

Dokuz ay geçti.

Don Seráfico’nun karnında hiçbir oğlan ya da kız çocuğu yoktu, ama iki yüz yetmiş günlük aralıksız koşturmacanın sıkıntısı yüzünden mahvolmuştu. Daha başını yastığa koyar koymaz, gözlerini kapatır kapamaz, uykusunda onu zayıf düşüren maceralara mahkûm oluyordu:

ya bütün gece hiç durmadan onu adım adım takip eden deli bir trenin önünde koşuyordu,

ya aşağıda timsahlar ağızlarını açmış onu beklerken o sabunlu bir sırığın üzerinde yürüyordu,

ya da bütün geceyi hanımefendimiz Caridad del Cobre’nin mahiyetindeki on bir bin bakireyle aşk yaparak geçiriyordu, tek tek üzerine tırmanıyor, önünde göbek atıyor ve sırayla çırılçıplak kollarına atılıyorlardı.

Acınacak halde uyanıyordu. Güç bela lavaboya kadar sürünüyor, musluğun ağzından su yerine kelimelerin ya da sürüngenlerin fışkıracağından korkarak, yüzünü soğuk suyla yıkıyordu.

Dokuzuncu ay fundalığı aydınlattığında, kaplan ve maymun cılızlaşmış ve tükenmişlerdi; ama çizgili avcı, kaçak akşam yemeğini aramaktan vazgeçmiyordu. Adımlarının sesi yorgun gelse de kuru yaprakları çıtırdatabiliyordu. Kulakları ölümcül kıpırtıyı duyabilmek için dikilirken, sessiz kükremeleri kaçağı çağırıyordu; ona ıslatmak için tükürük sunuyordu, kıstırmak için dil ve öğütmek için azı dişi. Böyle geçti günler; renkler zamanı ve böyle geçti geceler; kokular zamanı.

Artık Don Seráfico’nun iki sorunu vardı: hâlâ doğum yapamamıştı ve sürekli düş görme hastalığından mustaripti.

Şehre gitti, bilime başvurdu. En pahalı doktora iki kişilik muayene ücreti ödedi.

Doktor Bonfín kaşını bile oynatmadan dinledi onu. Don Seráfico soyunu devam ettirecek prensi, kadınsız, kendi karnından doğurmaya karar verdiğini açıkladı ve bir erkeğin hamilelik formülüne karşılık sahip olduğu her şeyi vaat etti. Doktor Bonfín uyardı:

-Doğurmak acıtır.

Ağzına bir huni koydu; kıçına da bir tıpa. Hastayı yatırdı ve huniden ağzına kadar hintyağı dolu bir tencereyi boca etti.

O zaman Don Seráfico ondan bir türlü peşini bırakmayan karabasan belasına karşı bir reçete istedi. Doktor Bonfin yalnızca ellerini battaniyenin üzerine koyarak mı, yoksa üstünü kapatarak mı, yumruklarını sıkarak mı, yoksa elleri açık mı uyuduğunu sormakla yetindi.

Don Seráfico bir daha hayatı boyunca gözkapaklarını kapamayı hiç başaramadı, ama o öğleden sonra muayenehaneden ileri derecede gebe olarak çıktı.

Düşmanından yeterince uzak bir mesafede, maymun siesta yapmak için bir ağaç dalına uzandı.

İnsan iniltileri duyduğunda siesta yapıyordu. Başını uzattı: Dalların altında çömelmiş bir adam vardı. Yere değen kocaman karnıyla Don Seráfico inliyordu; ateş terliyor, buz terliyordu. Maymun aşağı kaydı, görüntüyü seyretmek için sessizce yere oturdu.

Tıpa fırlayıp da küre patlayınca bir gökgürültüler gökgürültüsü dünyayı titretti ve maymun yerinden sıçradı.

Don Seráfico, havası inmiş, yere devrilmiş, başını kaldırdı ve onu gördü. Ve gözyaşları içinde sızlandı:

-Biraz çirkince, ama kime ne!

AY İNSANLARININ HİKÂYESİ

Yaşlı kemikler, ışığı kaçmış gözler. Her şey sarı, görünüyor. Kendimi görüyorum. Orada uzakta, zamanın sarı yıllarında kendimi görüyorum.

Gezgin bir adamın karısıydım ben, ömrümüz dünyayı dolaşarak geçti. O ve ben yollarda gezerdik, sırtımızda küçük bir bohça iş kovalardık. Ayaklarımızı yorar, kemiklerimizi öğütürdük; tel örgüler çakarak, hayvanları işaretleyerek, ne çıkarsa ne olursa. Köyümüzde kimse kalmamıştı. İki kişi, en fazla üç. Ve kilisenin çanı dilsizdi, susuzluktan ölmüştü. Ta ki bir keresinde, büyük kuraklık zamanında...

Sizi sıkıyorum. Büyükanne böyle işte, hep aynı hikâyeyi anlatıyor. Hadi, gelin fasulyeleri suya yatıralım. Siz de mi uyuyamıyorsunuz? Ben de hiç uyuyamam. Bütün hayatım uyumaya çalışarak geçti, ama hâlâ beceremem. Hadi yaklaşın, mutfak iyidir. Büyükanne bilir. Uykusuz geceler için, ruhsuz günler için en iyi yerdir mutfak. Ocak hiç sönmez. Asla.

Size ay insanlarından bahsetmiş miydim? Buraya gelenlerden. Yok, ben onları görmedim. Hayır. Onlar görünmezdi, onlara dokunulmazdı. Gök kaydırağıyla gelenleri diyorum. Doğru söylüyorum, haç üzerine yemin ederim. Aksini söyleyenleri duyarsanız inanmayın sakın. Burada, şehirde, biliyorum, bir söylenti dolaşıyor. Yok, insanoğlu aya ayak basmışmış falan, yalan söyleyip duruyorlar. İnsan okumayı bilmeyince, saflığından yararlanıyorlar. Ama buradan oraya çıkmayı, bir düşünün, kim yapabilir? Onlar, ay insanları oradan buraya seyahat ettiler. Bu olur tabii. Onlar yokuş aşağı geldiler.

Dedenizin arkadaşları. Bana karşı çok saygılıydılar. Ve dedenizle, söylediğim gibi: etle tırnaktılar. Şehirde kimseyi tanımazlardı. Biz de tanımazdık. Biz de neredeyse başka bir gezegenden gelmiştik.

Çölden. Siz hiç görmediniz. Kimse yok, hiçbir şey yok. Sonra büyük kuraklık geldi. Son suyumuzla tavuğu yıkadık, bunun yağmur getireceğini söylerlerdi. Çok dua ettik, çok mum yaktık. Nafile. O zaman, hoşça kal, bir daha dönmemek üzere gidiyoruz. Bütün elbiselerimiz bir bohçada, bohça omzumuzda. Ölü toprakların arasından, yaşlıların göçü. Uzaktı, uzak; sanki hiç bitmeyecekmiş gibiydi. Salgado Nehri’ni geçtik, kirli alçak sularını aştık, daha uzağa gitmek için daha çok yürüyorduk, yeşil bir yer arayarak, gündüzleri güneşe karşı yürüyorduk, geceleri yıldız haritamız vardı. Sonunda ışık göründü, mucize bir gece vakti oldu: bir tren yoluydu. İstasyona vardığımızda canlıdan çok ölüydük. Bozukluklarımızı çıkardık ortaya, kırışmış banknotlarımızı, sattıklarımızın parasını ve sakladıklarımızı, her şeyi: paranın yettiği yere kadar iki bilet. Çufçufçufçuf çufçufçufçuf gidiyordu tren, düt, düüüt, gündüz gece, gece gündüz, biz sessiz oturuyorduk, dünya yol alıyordu, öbür dünya; ağaçlar, tertemiz, güzel evler dörtnala geçip gidiyordu yanımızdan.

Tren durdu. Bitti. İnin, dediler. Dışarıda yağmur yağıyordu. Yağmurun altına indik, yağmurda durduk, ikimiz. Ağzımız açık, kollarımız iki yanda, Tanrı’nın bütün gözyaşlarını akıtan bir yağmur yağıyordu üzerimize.

Sonunda şehre girdik. Yaylım ateşinde kör gibiydik. Görülmüş şey değildi. Grup grup insanlar, hepsi telaş içinde. Otomobil sürüleri, çıldırmış canavarların kükremeleri. İnsanları kovalayan makineler, insanları yiyen makineler. Her şey yasak. İşeyecek tek köşe yok, uyuyacak tek köşe yok. Okumayı bilen “Yasaktır”ı okur ancak. Bilmeyen dayakla öğrenir; fakirlerin okulu işte.

Tamam delikanlı, biliyorum. Ay insanları, evet. Lafı dolaştırmak hoşuma gidiyor, ama laflar kaybolsa da ben kendimi kaybetmem.

Anlatıyorum. Ay insanları geldiğinde kimse anlamadı. Büyükbaba eşeklik yapıyordu. Fırıncıda yük eşeğiydi. Kimseyle konuşmuyordu. Sırtı odunların altında eziliyordu, ekmeklerin altında, tek başına anırıyordu. Kuyruksuz eşek mi dediniz? Eşek eşektir işte. Boz renkli, tüylü uzun kulaklı. Bir gün bir kulağını kaldırdı ve içine müzik girdi. Ay insanlarının yalnızca onun için çalan müziği. İnanın bana, aynen size anlattığım gibi oldu: Müzik onu eşeklikten çıkardı. Büyükbaba yeniden insan oldu, kurtuldu. Fırıncı bize yemek artıkları veriyordu. Artık vermez oldu. İnsan istemiyordu fırıncı, eşek istiyordu.

Sonra büyükbaba duymaya devam etti. Ay insanları bacağını iyileştirdiler. Bacağının içinde bir kobra vardı, büyük bir kobra, derin bir ısırık. Kamışlıkta olmuştu, kamış keserken, maçetayı sallarken, uzaklarda. Eski hikâye, yılan hikâyesi. Yara kapanıyordu, her şey güzel ve sonra bir gün, ah, kobra uyanıyordu, yara açılıyor, çürüyor, kötü kokuyordu. Ve müzik bacağa girdi, kobrayı attı müzik. Büyükbaba yeni bacağıyla dans etti.

Dans, içki, yemek. Şahane hayat. Ay insanları her şeyi görmek istiyordu. Oraya gidelim, buraya gidelim. Şehirlere deli oldular, çok hoşlarına gitti. İnce zevkli mekânlar, beyaz tenler, altın saçlar, gümüş giysiler; hayal edebilirsen et. Siz asla gidemeyeceksiniz oraya, asla. Fakirlere yasak, yumurta kafa. Ay insanları girebiliyordu, evet, rüzgâr kapıları açıyordu, arkasından büyükbaba, kolunda ben, kraliçe adımlarıyla, hizmetinizdeyim senyora. Para mı? Hiç yok. Ay insanları çalgı çalıyor, alacak verecek kalmıyordu. Çalsın müzik, sürsün şenlik. Uyku nedir bilmeyen insanlar, ay insanları. Hepsi gece kuşu, gözleri hep açık. Sizin gibiler aynı, benim gibiler.

Ve bir gece, artık ay insanları yoktu, şenlik bitti. Gittiler. Nereye, kim bilir? Kimse bu sırrı bilmiyor. Orada geziyorlardır, diyorum ben, gökyüzünün alçaklarında.

Nasıllar mıydı? Marslılar gibi, işte böyle, antenli. Beni dinlemiyor musunuz siz, ay insanları görünmezdi diyorum size.

Zaman geçti. İşti, çocuklardı, çok hırpalandık. Yıllar sayamadan geçip gitti, nasıl anlatayım size bilemiyorum.

Ama bir gece büyükbabanın uyurken çalmaya başladığını duyduğumu biliyorum. Böyle, birdenbire; bedeninden müzik çıkıyordu. Gözeneklerinden çıkıyordu, havaya karışıyor, karanlığı dolduruyordu. Ben büyükbabayı dürttüm, uyandırdım onu. Neler oluyor? Kimse bir şey anlamıyordu.

Kimse bir şey bilmiyordu. Büyükbabanın içinde müzik kalmıştı. Ay insanları ona bırakmışlardı. Çok kaprisliydi müzik, canı ne zaman isterse o zaman çıkıyordu. O zaman bedeni şarkı söylüyor, havada çalıp duran bir ışık yanıyordu. Günü yoktu, saati yoktu. Geldiği gibi gidiyordu. Müziğin bol olduğu zamanlar tanıdık, bütün gece şarkıların çalındığı geceler yaşadık, bütün mahalle eve doluştu, yabancı insanlar, bir kalabalık. Gün müzikle doğuyor ve müzikle devam ediyordu. Kulaklarla görülüyordu müzik; renkleri vardı. Dinleyen yeniden doğuyordu. Hava bile hayran kalıyor, kuşlar susuyordu. Bütün kuşlar dilsizdi o varken. Kuşlardan daha iyiydi, kuşlar bunu biliyordu. Sürüler halinde geliyor, kulaklarını dört açıp dinliyorlardı.

İstediği kadar sürdü. Ve sonra elveda. Bir daha dönmedi. Çok bekledik ama nafile. Asla, bir daha asla. Bitti, söndü. Zavallı dünya, müziksiz dünya. Sessizlik güzeldir, ben severim. Ama o sessizlik... Büyükbaba ak saçlı kaldı, siyah kakülleri süt rengi. İşte fotoğrafı, bak gördün mü? Büyükbaba sürekli uyuyordu. İçiyor, onu çağırıyor ve uyuyordu. Her şeyi kırıyordu, kavga çıkarıyordu, şişeleri boşaltıyor ve tekrar horluyordu.

İşte böyle öldü. Sarhoş, onu çağırarak, müzikten öldü.

Hadi gidin, gidin ve uyuyun artık.

Durun, gelin, biraz daha kalın, küçük bir iyilik yapın bana. Feneri yaklaştırın, lütfen uyuyup kalmayın. Küçük bir iyilik.

Büyükannenin bir mektuba ihtiyacı var. Bir postacım var. Şurada oturuyor, yan komşumuz, tanırsınız. Çok hasta, ölmek üzere. Çok iyi bir insan, bana istersem cennete benden bir mektup götürebileceğini söyledi. Teşekkür ettim, hayır, dedim. Büyükbaba cennette midir? Aziz değildi. Şimdi düşündüm de: Tanrı adresini bilir nasıl olsa, ona ulaştırır mektubumu.

Benim yazmam yok. Sizden rica ediyorum, siz okula gittiniz. Ona yazın. Ben altını imzalarım, şöyle yalandan karalayıveririm. Ayın seçtiği insana diye yazın. Acele edin, postacı gidiyor.

Söyleyin ona: üzülme sakın,
önemi yok ölü olmanın
Aynıyız işte, hâlâ seninle harmanım.
Söyleyin ona bu gece müzik buradaydı.

SANAT ÜZERİNE PENCERE (II)

Daha delikanlıydım, neredeyse çocuktum ve resim yapmak istiyordum. Yaşımı büyük gösterip çıplak bir modelin resmini yapan öğrencilerin arasına karışmayı becerdim.

Derslerde, çizgiler ve gölgeler bulmak için çırpınarak kağıtları karalayıp duruyordum. Arada bir poz değiştiren, o çırılçıplak kadın, benim beceriksiz ellerime karşı bir meydan okumaydı, o kadar: Nefes alan seramik gibi bir şey.

Ama bir gece bir otobüs durağında onu ilk defa giyinik gördüm. Otobüse binerken eteği sıyrıldı ve baldırları ortaya çıktı. İşte o zaman bedenim tutuştu.



İçindekiler

Bu Kitap Üzerine Pencere
Yedi Mucizenin Hikâyesi
Kelime Üzerine Pencere (I)
Başmelek ile Adalet Dağıtan Kadının
Günahkârlar Sarayındaki Hikâyesi
Kelime Üzerine Pencere (II)
Kelime Üzerine Pencere (III)
Karılarını Yeme Alışkanlığı Olan Kertenkelenin Hikâyesi
Zaman Üzerine Pencere
Muştucular Üzerine Pencere
Çöl Haydudu İle Dönek Ozanın Ölümcül
Karşılaşmasının Hikâyesi
Varlıklar ve Uğraşları Üzerine Pencere
Havari Aziz Pedro’nun Amerika Topraklarındaki Hikâyesi
Duvarlar Üzerine Pencere
Latin Amerika’nın Üçüncü Sayfa Başlıkları Üzerine Pencere
Pembe Diziler Üzerine Pencere
Annesinin Sevgisinden ve Diğer Tehlikelerden
Kendisini Kurtaran Çocuğun Hikâyesi
Görünmez Diktatörlükler Üzerine Pencere
Sineklerin Mucizesinin Hikâyesi
Kelime Üzerine Pencere (IV)
Başmelek’in Dönüşünün Hikâyesi
Yasaklar Üzerine Pencere
Mısır Evinin Hikâyesi
Döngüler Üzerine Pencere
Papağanın Dirilişinin Hikâyesi
Bellek Üzerine Pencere (I)
Gölgenin Hikâyesi
Görünmez Yüz Üzerine Pencere
Geçmiş Krallık Üzerine Pencere
Geçmiş Zamanın Hikâyesi
Bellek Üzerine Pencere (II)
Varış Üzerine Pencere
Yola Çıkış Üzerine Pencere
Sorular Üzerine Pencere
Faytoncunun Hikâyesi
Veda Üzerine Pencere
Alacaklılarından Kaçan Kunduracının Hikâyesi
Deniz Üzerine Pencere
Güney Denizinin Cümbüşçü Büyücülerinin Hikâyesi
Başarılı Adam Üzerine Pencere
Davetsiz Misafirin Hikâyesi
Deniz Tanrıçası Üzerine Pencere
Beden Üzerine Pencere
Doğurmak İsteyen Adamın Hikâyesi
Doğum Üzerine Pencere
Süper Yeteneklinin, Kahramanlıklarının ve
Şaşırtıcı Kaderinin Hikâyesi
Korku Üzerine Pencere
Çıkarılan Hazinenin ve Lanetinin Nasıl Gerçekleştiğinin Hikâyesi
Miras Üzerine Pencere
Fakirlikten Kurtuluşun Hikâyesi
Maskeler Üzerine Pencere
Kaçış Sanatının Hikâyesi
Şans Üzerine Pencere
Bay Ölüm, Üzgün Kız ve Akbabanın Hikâyesi
Ayna Üzerine Pencere
Ölüm üzerine Pencere (I)
Ölüm üzerine Pencere (II)
Kaplan Olan Sığır Çobanının Hikâyesi
Hatalar Üzerine Pencere
Bir Bacağını Kaybeden Kuşun Hikâyesi
Kelime Üzerine Pencere (V)
Bu Dünyadaki Bir Köpeğin Hayatının İlahi Açıklamasının Hikâyesi
Sanat Üzerine Pencere (I)
Sanat Üzerine Pencere (II)
Kelime Üzerine Pencere (VI)
Şeytanın Zıpkınsız ve Oltasız Tuzağa Düşürdüğü
Yunusun Hikâyesi
Evrensel Tarih Üzerine Pencere
Kelime Üzerine Pencere (VII)
Bir Yıldıza Aşık Olan ve Onun Tarafından Terk edilen
Gökyüzünün Yukarılarındaki Adamın Hikâyesi
Kadın Üzerine Pencere (I)
Kadın Üzerine Pencere (II)
Kadın Üzerine Pencere (III)
Müzik Üzerine Pencere (I)
Müzik Üzerine Pencere (II)
Ay İnsanlarının Hikâyesi
Kelime Üzerine Pencere (VIII)
Kahvede Bir Günün Hikâyesi
Bellek Üzerine Pencere (III)
Avcının Hikâyesi
Kent Üzerine Pencere (I)
İsa’nın İkinci Ziyaretinin Hikâyesi
Ceza Üzerine Pencere
Kahvede Başka Günün Hikâyesi
Kent Üzerine Pencere (II)
Ötekinin Hikâyesi
Ense Üzerine Pencere
Yüz Üzerine Pencere
Nehrin İçinde ve Gecenin Üstünde Yolculuk Eden
Gezgin Kızın Hikâyesi
Ütopya Üzerine Pencere
Bellek Üzerine Pencere (IV)
Bellek Üzerine Pencere (V)